III. Zihin Sempozyumu Bildiri Özetleri

III. Zihin Sempozyumu Bildiri Özetleri

(Bildiri özetleri konuşmacıların isimlerine göre alfabetik sıraya dizilmiştir.)

Deliliğin Topografik Serüvenindeki Politik Yüzey
Arş. Gör. Adem Yıldırım
Ankara Üniversitesi, DTCF, Sistematik Felsefe ve Mantık ABD

Rasyonel ile rasyonel-olmayan, akıl ile delilik arasında çizgi ya da çizgiler vardır. Bir, iki, üç ve de dört çizgi. Sırasıyla dört tane çizgi çiziyorum ve sonra duruyorum. Parmağımın kıvramları sonsuzluğu düşünmeksizin sadece dört çizgi çizebiliyor. Ancak bunlar arasında oluşan mesafe, dağınık ve ilişkiseldir. Derdimi anlatabildiğim müddetçe her çizgiyle sonsuz derecede kombinasyon kurmam mümkün. Bu anlamıyla ilişkinin sınırında deliliğin olması, çizgileri bağımlı bir temaya dönüştürür. Bu tema, birbiriyle karşıtlı (oppositional) ya da katmanlı olabileceği gibi yan yana da konumlanabilir. Her ne kadar akıl-delilik arasındaki mesafede düşüncenin topografisi varlık, akıl ve özne yani logosentrizm lehine işlese de ileri süreceğim savlar, deliliğinin farklı boyutlarda belirginleştirilmesi yönünde olacaktır. Bu da Michel Foucault’nun ortaya koyduğu biçimiyle sessizliğin dilinden ziyade sessizlikle-birlikte-olma’ya yönelik bir çağrıdır. Ancak akıl-delilik ayrımı tartışması yalnızca ruh sağlığı, modern öznenin yitimi ya da rasyonelliğin meşruiyetiyle ilgili değildir. Asıl gerekçe deliliğin mevcudiyet metafiziğinin düzeni için konumlandığı politik yüzeydir. Foucault’da kapatılma sorunsallaştırmasıyla belirginleşen delilik, Batı metafiziğinde içkin olarak sürdürülegelen bir sorunudur. Bu da evrensellik adına kurulan bir düşüncenin ardından gelen ve farklı çağlarda yorumlanan mevcudiyet durumudur. Ancak deliliğin, Klasik Episteme Çağı’nda “Genel Hastane” ile ekonomi politik bir sorunsal olarak görülmesi, onun asli dışlanmışlığını açıklamaya yetmez. Bunun yerine Batı düşünce tarihinde düzene karşı olabilecek her türlü tehditi içermek suretiyle düzenin Başkası (popüler deyimiyle Öteki) olarak konumlandırılması söz konusudur. Böylece düşüncenin, Derrida’nın deyimiyle, mevcudiyet metafiziğinin yaptığı ayrımların ve aynılaştırmanın altında yatan asıl neden, politik düzenin söylemine yaslanmasıdır. Çünkü her zaman düzenin normatif olanı kurmaya ihtiyacı vardır. Bunun için de Başka olanın farklı biçimlerde toplumla arasına politik anlamda mesafe konulur. Çünkü düzen bozucu olarak belirlenir. Buna verilecek en uygun örnekler; vaktinden önce gelen Nietzsche’nin Zerdüştü, yurttaşları huzursuz eden Sokrates ve tiranları eleştiren Diogen’dir. Yani delilik, tarihsel anlamda farklı roller ve statülerle kendini göstermiştir. Buna göre çalışmamız felsefe, psikanaliz, sosyal psikoloji, Foucaultcu arkeoloji ve siyaset felsefesinin birleştiği bir odakta yoğunlaşacaktır. Kısaca çizilen her çizgiyle deliliği düşünsel, tarihsel ve toplumsal rolüne yaslayan bir topografyayla düzenin politik yüzeyinin açığa çıkarılması amaçlanmaktadır.

Muhtevada ilkçağ düşüncesinden psikanalizin doğuşuna dek izleyen kıvrımlı hatta, mevcudiyet metafiziğinin ileri sürdüğü güzergah esas alınacaktır. Buna göre ilk çizgi, matematikteki eksi (-) gibi eksik ve var-olmayanı imler. Platon’un duyulur/düşünülür ayrımı, Kant’ın kritik felsefesinde saf akıl/pratik akıl biçimindeki sınırı, topografik düzlemde haritalandırılacaktır. Ancak Foucaultcu anlamda deliliği bir çalışma nesnesi olarak kabul eden psikanaliz ile bilinç/bilinçdışı ayrımı, eksikliği gösteren bir niteliğe sahiptir. Kısaca bir çizgi (-) ya da ilk çizgi eksiği/eksikliği imler. İki çizgi Spinoza’da zihin/beden paralelliğini işaretler. Birbirine paralel olan bu çizgiler üst üste konularak belirginleştirilebilir. Buna göre matematikteki artı (+) ve çarpı (x) işaretleriyle sonsuz olumlama sağlanır. Bu da klasik çağın mathesis fikrine uygun olarak çokluğun yolunu aralar. Örneğin doksan derecelik açılarla birbirini kesen iki çizgi ile sayılar ve niteliklerin niceliksel yorumu olumsal ve sonsuz biçimlerde kombine edilebilir. Ayrıca iki çizgi, Klasik Epistemenin mathesisine uygun olarak sonsuzca yayılım gösterebilir. Sonsuz yayılımın yine de sınırlandırılma durumu söz konusudur. Bu, Spinoza’nın birinci ve ikinci tür bilgilerine yaslanarak açıklanabilir. Buna göre birinci tür bilgi bulanık ve duyusal (kanı) ikinci türse ortak mefhumlardır. Birincinin ikinciye tâbi kılınma zorunluluğu, Klasik Epistemeye uygun olarak akıl merkezliliğin iki çizgi vasıtasıyla halen korunduğunu gösterir. Ancak üç çizgiyle toplumsallaşmanın ideolojik söyleminin yavaş yavaş oluşturulmaya başlandığı görülür. Buna göre üçleme tek sayı olması dolayısıyla karmaşayı ve sonrasında da uzlaşmayı gösterir. Örneğin Hegel’in tez-antitez-sentez denklemi. Şeyler bu üçlemde düşünüldüğünde birliktelik fikrinin oluşması mümkündür. Çokluğun belirginleşmesi, birlikteliğin mükemmelliğinin göstergesi olarak belirir. Buna en uygun ve güncel örnek Asch’in “Sosyal Uyma Deneyi”dir. Üç çizginin manipülatif biçimde değiş tokuşu, kişilerin toplumsal ilişkilerde birbirlerine uydukları sonucunu çıkarır. Bu da üçlemenin öznel gücünü ortaya koyan bir durumdur. Yani ikna, propaganda, gramatik dizilim, söylemsel birlikler, beğeninin icadı bu üçlemede belirir. Ancak deliliğin çerçevesinin tamamlanması ya da kapatılması için hâlen bir çizgiye daha ihtiyaç vardır yani dördüncü çizgiye. Klasik çağda dört çizgi ile deliliğin çerçevesi tamamlanır. Böylelikle dört çizgiyle çerçeve, kimya tablosu oluşturulurken labirent, delilik kurumu, patolojik hastalıklar tablosu, delilik tablosu gibi birbirini kesen ve tanımlanmayı keskinleştiren çizgiler arasında bir uzam da meydana getirilebilir. Bu anlamda aklın aydınlık yüzeyi, karanlık olandan dört çizgiyle ayrıştırılır. Bunun sonucunda delilik, toplumsal düzene bir tehdit olarak çerçevenin, duvarın, köşeli mentalitenin kısaca düzenin yani dört başı mamur toplumsallaşmanın içine hapsedilmiştir.

Bütün bunlara karşı çerçeveyi kıran ve çizgilerin sınırlarını ortadan kaldıran öneri, şaşkınlığın ve hayretin uyandırıldığı düşünce olmalıdır. Örneğin bunu pedagojinin ilkesi olarak yeniden öne çıkarmak gerekir. Bu da yarı-delilikle sağlanabilir. Politik hedefin ucundaki düzenin en yıkıcı hamlesi, yarı-delilikten türetilen edebiyat, üslup, kalıbı ve biçimi olmayan ironidir. Bu da edebiyatın daha fazla düşünceye dahiliyle olanaklıdır. Nitekim Heidegger’in “halen düşünmüyoruz” çağrısına deliliğin kapatıldığı çerçeveyi kırmak suretiyle karşılık verilebilir. Yani delilik düşünceye daha fazla dâhil edilerek Aynı’dan çok Fark belirginleştirilir.

Anahtar Kelimeler: Delilik, Mevcudiyet Metafiziği, Episteme, Foucault


Psikopatolojilerin Evrimsel Kökenleri: Değişen Çevreye Uyma ile Uymama Arasında
Arş. Gör. Elif Helvacı
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Psikolojik bozuklukların toplumda görülme sıklıkları dikkate alındığında, evrimsel psikolojik açıklamalar ilk bakışta yetersiz görülür. Bir bozukluk ve o bozukluğa neden olan gen grubu, bireyi yaşadığı çevreye uyumsuz hale getiriyorsa, evrimsel açıklamalara göre seçilim mekanizmaları tarafından elenmiş ve gelecek nesillerle aktarılmamış olmalıdır. Ancak, Comer’in (2001) işaret ettiği gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde rastgele 100 yetişkinini psikolojik durumu değerlendirildiğinde, 19’unun kaygı bozukluğu, 10’unun depresyon, 5’inin kişilik bozukluğu, 11’inin madde kullanım bozukluğu ve 1 tanesinin de şizofreni tanısı aldığı görülür.

Psikolojik bozukluklarla ilgili evrimsel psikoloji içerisindeki en sık yapılan açıklamalar, atalarımızın yaşadığı çevre koşulları ile günümüz modern çevre koşullarının arasındaki farklara atıf yaparak, binlerce yıl belirli çevresel problemlere karşı evrimleşen zihin durumlarının adaptif özelliklerinin günümüz şartlarında geçerli olmadığını iddia etmektedir.

Diğer bir açıklama da, bugün DSM’de (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) yer alan, kaygı ve panik bozuklukları ve fobiler gibi zihin durumlarının günümüzde de hala işlevsel olan bir mekanizmanın yansımaları olabileceğidir. Hata yönetimi kuramına göre, bir tehdit karşısında tepki vermemek ölümcül olacağı için, ortada gerçek bir tehdit olmasa bile, bireylerin algısal ipuçlarına aşırı duyarlılığı geçmişte yaşam-kalımlarına katkı sağladığı için günümüzde de devam etmekte ve en sık rastlanan tanı grubunu oluşturmaktadır.

Kişilik bozukluları ile ilgili açıklamalar ise yukarıdaki açıklamalardan iki şekilde farklılaşır. Birincisi kişilik bozuklukları (antisosyal kişilik bozukluğu, narsisizm gibi) kişinin günlük hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemez, ancak sosyal ilişkilerinde bozulmalara yol açtığı için tanı kategorisine girer. İkincisi, bu bireylerin kendileri ile ilgili algılarının diğerlerine göre daha yüksek olması nedeniyle risk almaya istekli olmalarının ve içinde bulundukları sosyal grup içinde baskın kişilik özellikleri nedeniyle genellikle lider konumunda olmalarının, avcı-toplayıcı yaşam tarzı düşünüldüğünde, yaşam-kalımlarını riske atarken eş bulmada avantaj sağladığı düşünülmektedir. Bu hipotezi destekler nitelikte, evrimin risk alma davranışlarının lehine işlediği çeşitli araştırmalarla da gösterilmiştir (örn., Wang, Kruger ve Wilke, 2009).

Son bir açıklama da zihin kuramı üzerinden yapılmaktadır. Dunbar (2003) gruplar halinde evrimleşen insan türünün birlikte işbirliği yapabilmeleri için, çözmesi gereken en önemli problemin grup içinde işbirliğine yatkın bireylerle aldatma ihtimali olan bireyler arasında ayrım yapabilme olduğunu iddia eder. Zihin kuramı adı verilen bilişsel yetenek, evrimsel süreçte en son gelişmiş beyin bölgelerinden kaynaklanır ve diğerlerinin bakış açısını alabilme ve niyetleri anlayabilme üzerine kuruludur (Premack and Woodruff, 1978). Bununla birlikte, bu bilişsel yetenek bir takım bedellerle birlikte gelir ve yapılan araştırmalar otizm ve şizofreni gibi psikopatolojilerin kökenlerinin beynin zihin kuramı ile ilgili bölgelerinden kaynaklandığını göstermektedir (Brüne, 2006).

Önerilen bu sunumda, psikopatolojilere yönelik yukarıda kısaca bahsedilen evrimsel açıklamaların güçlü ve zayıf yönleri birlikte ele alınacak, genetik yatkınlıklarla birlikte, çevre baskısının daha yoğun olarak kendini gösterdiği epigenetik açıklamalara da yer verilecektir. Örneğin, henüz anne karnında, annenin kanındaki stres seviyesinin yüksekliği ile artan kortizol hormonunun bebeğin beyin gelişimine etkisi, özellikle olumsuz çevre koşullarında dünyaya gelen bebekler için hazırlayıcı evrimsel bir adaptasyonken, “normal” çevre şartlarında psikolojik bozukluklara yatkınlık nedeni olabilmektedir. Psikolojik bozukluklar kategorisine giren zihin durumlarının evrimsel temellerinin anlaşılmasının, bir yandan konu ile ilgili önyargıların kırılmasına bir yandan da ele alınan söz konusu durumların daha iyi anlaşılmasına hizmet edeceği beklenmektedir.

Kaynaklar
Brüne, M. Ve Brüne-Cohrs, U. (2006). Theory of mind-evolution, ontogeny, brain mechanisms and psychopathology. Neurosicence and Biobehavioral Reviews, 30, 437 – 455.
Comer, R. (2001). Abnormal Psychology (4th Edition). New York, Worth.
Dunbar, R.I.M. (2003). The social brain hypothesis. Evolutioary Anthropology, 6, 178-190.
Premack, D., Woodruff, G., (1978). Does the chimpanzee have a ‘theory of mind’? Behav. Brain Sci. 4, 515–526.
Wang, X. T., Kruger, D. J. ve Wilke, A. (2009). Life history variables and risk-taking propensity. Evolution and Human Behavior, 30, 77 – 84.


“Deliliğin Tarihi” Bağlamında Yabancılaşmanın Arkeolojisi
Dr. Feyza Şule Güngör
Ankara Üniversitesi, DTCF, Felsefe Bölümü. Çalıştığı Kurum: MEB

Michel Foucault, deliliğin tarihine yönelik geniş kapsamlı soruşturması ile farklı episteme çağlarında “delilik” olgusu üzerinden, toplumda bir grubun hangi güç veya güçler tarafından “öteki/yabancı” konumuna getirildiğini incelemiştir. Biz de bu sunumda onun bu eserini temel alarak, farklı zamanlarda belli toplumsal grupların nasıl ve ne sebeple yabancılaştırıldığını ve günümüz toplumunun bir bölümünün dışarıya itiliş sürecini irdelemeyi amaçlıyoruz.

Foucault’nun projesi, özellikle 18. yüzyıl sonlarından beri Avrupa toplumu içinde işlemiş olan düzenleme ve dışlama mekanizmalarını betimlemektedir. Foucault, tarihte “aynı olan” ile “başkası/öteki” arasında bir çatışma görür. Her efendinin bir köleye ihtiyaç duyması gibi her “Aynı” da kendisini ona karşı tanımlayabileceği bir “Başkası”na ihtiyaç duyar. Böyle bir başkası olmadığında da icat edilir. Bu noktadan hareketle Foucault, bu yabancılaştırmanın tarihte delilik üzerinde nasıl işlediğini ortaya koyarak günümüz toplumunun bir bölümünü dışarıya itiş sürecini açıklayan bir sistem eleştirisi sunmak amacındadır.

Bu eleştiriye geçmeden önce şunu belirtelim ki Foucault bu çalışmayı yaparken kendini çok karmaşık bir alanda kazı yapan bir arkeologa benzetir. İlgilendiği şey, kazı sonucu çıkarılan belgelerin tekil varlıkları değil, belgelerin kazılıp çıkarıldığı alanın bütünsel yerleşimi içindeki anlamlarıdır. Bu noktada çalışmasında çok detaylı olarak ele alınmış olsa da esas olan, belirli bir tarihte deliliğin türleri, günümüz deliliğinden farkları ya da tedavi yöntemleri değildir. O, belirli bir episteme çağında bir şey hakkında konuşabilmemize olanak veren koşulları incelemek ister. Bir dönemde “delilik” diye bahsettiğimiz söylemin oluşum kuralları, dönüşümü, söylemi oluşturan ilişkiler ağı içerisinde tartışılır. O, normali ve anormali ayıran, belirleyen edimin peşindedir. Çıkış noktası, akıl ile akıl dışı arasındaki mesafeyi koyan yarılmadır. Akıl ile akıl dışı arasındaki bu kopma edimi bir episteme çağında ne amaçla ve hangi kuvvet sonucu ortaya çıkmıştır? Zaten arkeolojik çözümlemenin esası bu ayırıcı edime dayanır, artık bir bilim haline gelmiş konular üzerinde yorumlama yapmaya değil. Akıl ile akıldışı arasındaki mesafeden, bu mesafeyi mümkün kılan koşulları ve mesafeyi meydana getiren gücün hedefini tartışmaktır.

Foucault, “kapatma döneminden” sonra deliliğin bir akıl hastalığı olarak kabul edilmesini “kesintiye uğramış bir diyalog” olarak değerlendirir. Bu kesilmiş diyalogdan delilik için geriye sessizlik ve unutuş kalmıştır, o “ben bu dilin tarihini değil, bu sessizliğin arkeolojisini yapmak istedim” diyerek kaybolan sesi yeniden gün yüzüne çıkarmaya çalışır. Biz de çalışmamızda, Foucault’nun arkeolojik çözümlemesinde bir söylemin “nesnesinin oluşumu”nu bir örnek üzerinden, “delilik” nesnesinin oluşumu üzerinden incelemeye çalışacak; deliliğin nesnesinin nasıl oluştuğu, bu nesnenin farklı dönemlerde nasıl ve hangi sebeple dönüştüğü, onun oluşumunu mümkün kılan arazinin şartlarını “yabancılaştırma” olgusu çerçevesinde değerlendireceğiz.

Anahtar Kelimeler:
Michel Foucault, tarih, delilik, yabancılaşma, arkeolojik çözümleme, iktidar.


Absürdün ve Çıldırmışlığın Edebiyatı
Hamza Celalettin Okumuş
Necmettin Erbakan Üniversitesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

19. yüzyılda yaşanan, çok üstü kapalı bir edebi devrim mevcuttur. Bu edebi devrimin izlerini, Fransız ve Alman şiirleri ile Rus edebiyatında açık şekilde görmemiz mümkündür. Fransız şiirinde, Charles Baudelaire’den Arthur Rimbaud’ya, Alman şiirinde Friedrich Hölderlin’den Gottfried Benn’e, Rus edebiyatında ise Lev Tolstoy’dan Fyodor Dostoyevski’ye çok büyük bir alanda yaşanan devrimin, alt metninde bulunan delilik olgusunu işlemeye çalışacağımız bu metinde, aklın başrolden çıkarılışının yüzyılı olarak 19. yüzyıl ve onun bir devamı niteliğinde olan 20. yüzyılı referans alarak, çok arkaik düzeyde bir şiir ve edebiyat kuramı da geliştirebileceğimizi umuyorum.

Aslında, aklın tanrısallaştırıldığı modern dönemin ardından, aklın bu tanrısallaştırılma sürecinin kırılma noktasında, felsefenin rolü oldukça büyüktür. Schopenhaur’dan Nietzsche’ye büyük bir felsefi devrim de söz konusudur. Ama biz, bu felsefi devrimden çokça bahsederken, bir başka başrol olan edebi devrimi atlıyor gibiyizdir. Deliliğin baş gösterdiği bir yüzyıl olarak 19. yüzyıl, şiir ve edebiyat alanında verilen eserlerin, absürtle, çılgınlıkla örülü olması, bize edebiyatın, dünya tarihi açısından rol değiştirici niteliğini de gösteriyor görünmektedir. Hayatının büyük bir bölümünü çıldırmanın eşiğinde ve hatta çıldırmanın pençesinde geçiren Hölderlin bizim için oldukça keskin bir örnektir. Ya da edebiyatın karakterini değiştiren, şiirin dahi çocuğu Arthur Rimbaud, saçma felsefesini edebiyatla ilk kavuşturanlar yazarlardan birisi olan Rus edebiyatının sembol ismi Fyodor Dostoyevski ve elbette Franz Kafka. Bu edebiyat dehâlarının bizler için önemi, aklın o belirleyici rolünün, edebiyat disiplinini de tümüyle sarma niyetindeyken, bir başkaldırı olarak çılgınca bir işe koyulmuş olmalarıdır.

19. yüzyılda başlayan bu devrim, 20. yüzyılın ortalarında Türkiye şiirine ve Türkiye edebiyatına sirayet edebilmiştir ancak. Bilhassa Türkiye şiirindeki İkinci Yeni akımı, Cemâl Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk ve bu şairlerin çağdaşı diğer şairler, şiire ve edebiyata bambaşka bir bakış açısı getirmişlerdir. Genel olarak Fransız şiirini andıran bu yeni akımda, deli deli konuşturan şiirsel söylemlere sıkça rastlanır. 21. Yüzyıla doğru yavaşça silinmeye başlayan ve günümüzde pek temsilcisi kalmayan akımın, yine de günümüzde etkisinin sürdüğünü söyleyebiliyoruz.

Şiirin ve edebiyatın tarihi serüvenindeki, 19. yüzyıl kırılması, bize delilik ve çıldırmışlık hakkında, günümüzde daha çok şey söyleme fırsatı tanıyor. Absürt şiirin ve edebiyatın günümüzde geldiği nokta, delilik hakkındaki önermelerimize muazzam bir zemin oluşturuyor. Bu zeminin kayganlığının keyfini sürmek içinse, gerçekten deli bir okuyucunun farkındalığına elzemleşiyor.


Psikiyatri Çağı Öncesi İslam Medeniyetinde Delilik Algısı
Mervecan Baykan
Hacettepe Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı

19. yüzyılda Mevlevi bir şair tarafından yazılmış Mir’at-ı Cünun/Delilik Aynası adlı eseri “delilik” bağlamında incelemeye niyetlendiğimiz tezimizin hazırlık ve yazım aşamasında fark ettik ki delilik kavramı edebiyat, tıp, psikoloji, sosyoloji, felsefe, tarih, teoloji gibi farklı disiplinlerin ortak yardımıyla incelenebilecek derin bir mevzudur. Deliliğin bir tanımını yapmak ise, belirtilen disiplinlerin kesişen aralıklarında değişkenlik gösterecek, zor bir durumdur. Zaten bu bildirideki amacımız deliliği bir tanım düzlemine oturtmak değil, Ortaçağ Doğu ve Batı medeniyetlerinin delilik kavramına bakış açılarını karşılaştırmak ve İslam medeniyetinin deliliğin sınıflandırılması ve tedavisi gibi konularda uyguladığı yöntemleri bildirmektir.

Bilgi evrenimizin ilk sağlam zincirlerinin Antik Yunan filozofları sayesinde atıldığı hepimizin malumudur. Deliliğin tıbbî tedavisi 19. yüzyıla kadar, kaynağı Aristo’nun dört sebep teorisine dayanan, Hipokrat’ın ve büyük ölçüde Galen’in geliştirdiği “humoral patoloji”(1) ile gerçekleştirilmiştir. Galen’in geliştirdiği bu sistem İbn Sînâ ile en yetkin ve sistematik halini almıştır.

Antikçağ hekimi bedenin çektiği acılara çare ararken, felsefeciler “mutluluk felsefesi” kapsamında aklın hastalıklarına kafa yormuşlardı. Ancak Hıristiyanlık inancının hayata girmesiyle bu yaklaşım değişmiş, hasta aklı bedenden ayırmak daha önemli hale gelmiştir. Delilik de Tanrı tarafından, işlenmiş bir günahın bedeli olarak, verilmiş bir ceza olarak görülür. Batı medeniyeti, Hıristiyanlığın etkisiyle Antik Yunan felsefesiyle olan bağlarını uzun süreliğine koparmışken, Doğu medeniyeti, hicrî 2. yüzyılda Yunan felsefesi ile tanışmış, Yunan felsefesini ve tıbbını dini akâitlerle birleştirip geliştirmiştir. Bu sebeple Müslüman doğu medeniyetinin akıl hastalıklarını iyileştirme ve psikolojik ihtiyaçlara cevap verme konusunda erken dönem modern tıbbının en başarılı alanı olduğunu söylemek hiç de zor değildir.(2)

Batı medeniyeti 18. Yüzyılın sonuna kadar deliyi hangi statü içine yerleştireceğine ve ona karşı nasıl bir tutum sergileyeceğine bir türlü karar verememiştir. Foucault, Deliliğin Tarihi adlı çalışmasında Ortaçağ Avrupa’sında delilerin suçlu, lanetli, şeytani vasıflar taşıyan insanlar olarak etiketlenip kapatma uygulamasının nesnesi haline getirildiklerini vurgulamaktadır. Bu dönemde delilerin kiliselere girmeleri engellenmekte, bazı meczupların halkın içinde kamçılandıkları, kentten değnek darbeleriyle kovuldukları bilinmektedir. Hastanelerde tam bir hapishane rejiminin uygulandığı, görevlilerin delilere hayvan muamelesi yapıp sert darbelerle müdahale ettiği hatta öldürdükleri kaydedilmiştir.(3)

Foucault’a göre Ortaçağın sonundan itibaren İslam düşünce ve biliminin sayesinde Avrupa “deli”ye karşı daha müspet bir tutum sergilemeye başlamıştır. Deliler artık “hasta” olarak kabul edileceklerdir. Deliler hiç değilse kısmen hasta olarak muamele görecekleri hastaneye benzeyen kurumlara yerleştirilmişlerdir.(4)

Michael Dols, Abbasî, Emevî, Selçuklu ve Osmanlı toplumlarında deliliğe karşı batı toplumundan daha özgürlükçü ve insani bir tutum sergilemesine dikkat çekmektedir.

İslam toplumunda deliliğin manası neydi? Akıllı olmak neydi? Ortaçağ dünyasında hayvanlar ve bitkilerle büyüme ve hissiyâtı, melekler ve semavî varlıklarla da akıl ve güzellik mefhumunu paylaşan insan, evrenin mikro kozmosuydu. Akıl, oldukça önemliydi, görünenle görünmeyen, ruhla beden, birey ve toplum arasındaki bağdı, bir Müslümanın cemaate tam katılımının olmazsa olmazıydı. Yine de paradoksal bir biçimde toplum, kovulup dışlanmış bir günah keçisi olmasın diye deliye sahip çıkıyordu.(5)

Fizyolojik sebeplerden kaynaklanan delilik, İslam medeniyetinde tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple “İslam toplumları deliliğin yorumlanmasında modern batı toplumlarından çok daha geniş bir müsamahaya izin vermiş, şiddete eğilimsiz akıl hastalarına fazlasıyla özgürlük tanımıştır”(6). Fakat İslam medeniyetindeki “delilik” algısı yalnızca fizyolojik açıdan incelenemeyecek kadar derindir. İslam medeniyetinde akıl hastalığını tanımlamanın birçok yolu vardır ve dolayısıyla deliliğin pek çok tanımı bulunmaktadır. Çünkü bir insandaki aşırı ilahi aşk (meczupluk), bilgelik olarak değerlendirilmiştir. Bu noktada İslam medeniyetinde “akıllı deliler”; “ukalâu’l-mecânin” kavramının ayrıca incelenmesi gerekmektedir. Bahsi geçen “akıllı deli”lerin tedaviye ihtiyaçları yoktur. Onlar insanın hayattaki nihaî gayesine ulaşmış, ahlak felsefesinin alanına giren “mutluluk”u yakalamış kişilerdir.
İslam Medeniyetinde delilik olgusunu en genel itibariyle “geleneksel hasta modeli” alanına giren patolojik düzlem ile “anlaşılabilirlik” in alanına giren sağduyunun yitimi ve “kutsal delilik” in alanına giren tasavvûfî düzlemde incelemek mümkündür. Bildirimizde İslam medeniyetindeki delilik olgusu bu üç ana başlık altında kısaca açıklamayı öngörmekteyiz. Aşağıda sunulduğu gibi bazı tedavi yöntemlerinin bildirilmesinin de dikkat çekici olacağını düşünmekteyiz.

Kaynaklar
1. Ahlât-ı Erbaa
2. Bu konuda ayrıntılı bilgi için John Racy, “Psychiatry in the Arab East”, Psychological Dimensions, ed. Brown ve Itzkowitz, s.317.
3. Foucault, Michel. (2006). Deliliğin Tarihi. (Mehmet Ali Kılıçbay Çev.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları. S. 196
4. A.g.e. s.198
5. Dols, Michael W. (2013). Mecnun: Ortaçağ İslam Toplumunda Deli. (Didem Gamze Dinç Çev.). İstanbul: Pinhan Yayınları. S.31.
6. A.g.e. 19


Filmlerle Delilik: Deli ve İktidar İlişkisi
Oya Yıldız

Gazi Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Yüksek Lisans Öğrencisi

Toplum içinde kabul görmüş tüm varoluş ve olguların tarih içerisinde bir yapılanması mevcuttur. Bu inşa süreci, kültürel sunumlarda kavramlara atfedilen anlamların dolaşımı ve hikâyelerin psikolojikleştirilerek hikâyelere dönüşmesi ile gerçekleşir. Sosyolojik ve dolayısıyla politik bir varlık olarak insan iletişime ihtiyaç duyar. Bir anlam paylaşımı olarak iletişim ise; kişiler arasında alış-verişi yapılan söylemler toplamıdır.

Michel Foucault, söylemsel paylaşım kodlarındaki değişimlerin söylemsel olmayan sosyal iktidar uygulamalarıyla ilişkili olduğunu savundu ve kökenbilimsel yaklaşımı geliştirdi. Bu yaklaşım bağlamında Foucault, incelediği konunun tarih içerisinde oluşum sürecini izleyerek olgunun kökenine kadar indi. Arkeolojik bir kazıya benzettiği bu yöntemi “kökenbilim” olarak adlandırdı (Bal, 2006:147). Foucault’un kökenbilimi Nietzsche’ninkinin aksine her şeyi açıkladığını iddia etmez. Foucault için kökenbilimsel inceleme bir eleştiri biçimidir. Bu inceleme yöntemi, tarihi başı ve sonu belli bir yapı olarak değil de; her türlü söylemin etkisine açık ve görünen tarafın arkasında başka hikâyeleri de barındıran narin bir olaylar dizilimi olarak ele alır ve incelemeyi kesin yargılara bağlama amacı gütmez.

Modern iktidar Foucaultcu düşüncede tarih içerisinde değişen koşullarla dönüşmüş bir olgudur. Bu düşünüşe göre, iktidarın en önemli özelliği iktidarın sınır ve yasak koyan bir mekanizma olmayıp; tam tersine iknaya dayalı, bir özne olarak bireyin kedi yaşamını düzenlemesine imkân sağlayan, üretici bir mekanizma olmasıdır. Modern dünyada iktidarın yaptığı söylemi ön plana çıkararak hakikat yaratmaktır. Hakikat, iktidarın etkisi ve belirleyiciliği altında davranış ve tutumları sınırlayan; fakat bundan da önemlisi bu davranış ve tutumların dayandığı normsal düzenlemeyi gerçekleştiren bir güce sahiptir. Dolayısıyla bilgi kendi başına bir gücü bünyesinde barındırmazken; sosyal kontrol sistemlerine eklenerek iktidara yönetimi elinde tutma ve kitle kontrolü konusunda güç verir. Böyle bir karşılıklı ilişki aynı zamanda toplumsal düzeyde bir çoklu ilişkiler ağının da oluşmasına sebep olur. Yönetmek bundan böle yönetenlerin yönetilenlere dayatmış olduğu bir durum olmaktan çıkmıştır. Yönetme artık her şeyin bilişsel anlamda tanımlanması, yorumlanması, hesaplanması ve bunlara özgü biçimde yeniden “anlamlandırılması” ile gelişim gösteren bir yapı olmuştur (Baştürk, 2012:66-67). Foucault bu yapının tamamen söylemle inşa edildiğini savunur ve bu yeni alanların ortaya çıkışında belirleyici olanın, iktidarın “olması gerekene” dair normatif belirleyicilik gücü olduğunu söyler (Foucault, 2006). İktidar mekânsal ve normsal olarak toplumu alt bölümlere ayırıp tüm ilişkileri şekillendirme ve yönetme gücüne erişir.

Foucault, “bilgi” ve “iktidarı” iki ayrı etken olarak görüp bunların ilişkilerini biyo-politika terimi ile açıklamıştır:
“Biyo-politik deyince, nüfus olarak ortaya çıkan canlılar topluluğuna özgü fenomenlerin (sağlık, sağlık koruma, doğum, uzun yaşam, ırklar) hükümet uygulamalarının karşısına çıkardığı sorunların nasıl akılsallaştırılmaya çalışıldığını (XVIII. yüzyıldan başlayarak) anlıyorum (Foucault, 1995, Aktaran Bal, 2006: 149).”

Biyo-politik ile modern iktidarı güçler, en mikro mekân olan insan bedeninden başlayarak her mekânı, o mekânın normlarını –ki bu normlar evrensel bir sözleşmeyle değil, daha çok bilinç dışı biçimde yapılanır ve hapishanemsi yapının sürekliliği yoluyla yayılır.- belirleyerek de sonuçta yaşamı dönüştürdü.

İktidar bir taraftan nesneler dünyasını dönüştürür ve düzenlerken, diğer taraftan bu nesnelerle iletişimdeki özneleri, bu öznelerin nesneleri nasıl anlamlandırması gerektiğini de belirtmektedir. İktidar, Foucault’a göre, kategorizasyonlar yoluyla oluşturduğu söylemlere bireyleri tabi kılmak suretiyle onların yönetimini üstlenir (Foucault, 2011). Bu şekilde dönüştürücü ve düzenleyici güç olarak iktidar, bireyleri ön plana çıkarıp özneyi yüceltirken; bir yandan dayattığı hakikat çerçevesinde onların eylemlerini şekillendirdiğinden bireyleri nesneleştiren bir sürece sokmaktadır. Bu durumda iktidar, temel işlev olarak bireyleri nesneleştirerek özneleştirmektedir (Foucault, 2011).

İktidarın modern dünyadaki asli karakteri burada ortaya çıkar: “İktidar, “normal” olmanın normsal çerçevesini çizdiği andan itibaren mekânsal olarak akıl hastanesini kurmaya yetkin hale gelir (Foucault, 2006).” Bu bağlamda ortaya çıkan bu tarz total mekânlar, özgürlük kısıtlayan baskı ve kontrol yapıları olarak algılanmaz; bu yapılara artık toplum “ihtiyaç” duymaktadır. Bireyin istediği dışı tutulduğu bu panoptik mekânlar artık toplumun güvenliği için bir gereklilik halini alır. Demek ki 15. yüzyıldan başlayarak iktidar, deli kavramı karşısında bir “normal” hakikati yaratıp bunu toplum içinde var olmanın koşulu halinde benimsetmeseydi; belki de delilik bilimsel ya da toplumsal anlamlarda böylesine geniş ve geçerli bir kabul görmeyecekti.
“Geriye dönüp baktığımda, kendime Deliliğin Tarihi’nde konuştuklarımın gerçekte ne olduğunu soruyorum, ama iktidardan başka bir şey görebiliyor muyum acaba? (Foucault, 1980).”

Kültürel bir varoluş olarak delilik, kendisine çeşitli anlamlar atfedilerek, tarih boyunca toplumsal kabullerde ve dolayısıyla sanat dallarında sıkça karşımıza çıkar. Delilik, toplumun istenmeyen bir parçası olmakla beraber; toplumun içinde ve toplumdan başka olan bir varoluşa da sahiptir. Bu nedenle, deli ne boyutla ele alınırsa alınsın; her zaman normal olmayanı temsil eder. Oysa; Foucaultcu bakış açısı ile incelendiğinde delilik, içinde barındırdığı anlamlar bakımından tarih içinde gelişen güç ve iktidar paradigmalarını açığa çıkarabilecek bir olgudur. Bu çalışma, filmlerdeki delilik olgusunu tartışarak günümüz toplumlarında kabul görmüş delilik hallerini ve modern hayatın iktidar uygulamaları ile delilik arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Delilik sanıldığının aksine sadece pozitif tıbbın temellerine dayanan bir psikolojik bozukluk değil; aynı zamanda modern toplumun kuruluşunda iktidar mekanizmalarının güç uygulama pratiklerini kolaylaştırmak için normal olanın inşasında kullanılmış bir yapıdır.


Bir Özgürleşme Mekaniği Olarak Queer Delilik: “Psikoseksüel İtaatsizlik Deneyimleri”
Özcan Öğüt
Ankara Üniversitesi, Siyaset Bilimi // Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Hizmet, Doktora Öğrencisi

Queer kuram Judith Butler’ın katkılarıyla belirli cinsel rollere tıkanan kadınların ve heteroseksüel olmayan bireylerin toplumsal varoluş eşiklerinin önündeki zihinsel engelleri aşıp özgürleşmelerini hedeflemektedir. Bu anlamda Judith Butler bir performans kuramı geliştirerek, ideal olanın belirlendiği normların da alt üst edilebilen çeşitli davranış kurallarından teşekkül ettiğini izah etmektedir. Queer olmayı doğallıktan ziyade başlıca bir inşa süreci olarak tanımlayan Butler, meşruiyetini de “doğaya” dayandıran anlayışın heteroseksüel normları yeniden üretmek dışında bir işe yaramadığına inanmıştır. Foucaultcu bir bakış açısıyla da kesişen bir şekilde, toplumsal cinsiyet rollerini reddeden, heteroseksüel olmayan ya da kendini yönelimsiz olarak tanımlayan bireylere atfedilen “delilik” hali de olgusal bir nitelikten ziyade (normatif kalıpların ürettiği) yargısal bir niteliğin sonucudur. Dolayısıyla bir olgudan ziyade bir yargı sonucu üretilen delilik yaftalaması ise standartlaştırıcı davranış kalıplarına karşı (queer pratiğinde) norm yıkıcı bir mücadele halini almıştır.

Michel Foucault’a göre delilik; akıl-dışılık olarak sunulan her kavramla bir bilgi nesnesi halinde getirilip, standartlaştırma sürecinde bir ikiliğin değersiz olanını niteler. Bu delilik nitelemesi doğallık güzellemelerinde akılcı olmayanı şekillendiren bir ölçüt olarak kullanılır. Böylece çeşitli iktidar kurumlarınca nesnelleştirilen akıl-dışılık öznesi, egemen normların inşasında fonksiyonel ve ayrıştırıcı bir araç vazifesindedir. Nitekim queer ve feminist kuramların temellendirdiği toplumsal cinsiyet rollerinin reddiyle başlayan bir süreçle veya heteronormatif kalıpları aşan bir cinsel yönelimin keşfiyle ortaya çıkan egemen normlarla zorunlu çatışma durumunda olanlara yapıştırılan en klişe yaftalardan birisidir delilik. Bu delilik (ya da ruhsal hastalık) damgası, cinselliğin halen en büyük tabulardan birisi olduğu “aklı-selim” toplumun genel olana benzeşmeyeni ötekileştirip dışlamak için ucubeleştirici bir meşruiyet alanı yaratmasına dayanak oluşturmaktadır. Bu dışlanmışlığın ve etiketlenmenin yoğun tezahürlerine maruz kalan bireylere atfedilen bu “delilik” hali zamanla bir özgürleşme aygıtına dönüşmektedir. Hatta öyle ki; normlarla savaş seferberliğiyle başlayan queer aktivizmi içerisinde anormalliğin de belirli kalıplar ürettiği eleştirisi yöneltilmeye başlamıştır.

Bu çalışma genel olarak queer ve foucaultcu yaklaşımlarla beraber Gilles Deleuze’ün psikanalize dair anti-oedipus eleştirisine de atıfta bulunarak, özgürleşme pratiklerini bu bağlamda inşa edebilen kişilerle yapılan görüşmelerle gerçekleşmiştir. Bu anlamda bu çalışmada kendilerini queer olarak tanımlayan aktivistlerin ilk cinsel keşif süreçlerinde yüzleştikleri normlar neticesinde ailelerin (genellikle tedavi amaçlı) psikologa veya psikiyatriste yönlendirme serüvenlerinde ve askerlikten muaf olmak için gereken “psikoseksüel bozukluk” raporlarının alındığı askerlik muayenesi deneyimlerindeki “delilik” muamelesi incelenmektedir.

Ayrıca 2014 Eurovision şampiyonu Conchita Wurst ile beraber görünürlük kazanan “gender bender” (cinsiyet bükücü) veya benzeri şekillerde özellikle onur yürüyüşlerinde görünürlüğü belirgin kılan toplumsal cinsiyet hallerine meydan okuma deneyimleri üzerinden çılgınlık/delilik tanımlamaları tartışılacaktır. Görünürlük kazandıkça belirginleşen sosyal dışlanmayla mücadele edebilmek için hem psikoseksüel cinsellik kalıplarına karşı itirazları, hem de toplumsal cinsiyet rollerine karşı direnişleri bağlamında itaatsizlik deneyimleri ele alınmaktadır. Bu çalışmanın bir başka konusu da; bu delilik yaftalarıyla mücadele pratiği içerisinde alışılmak açısından daha fazla görünür oldukça adeta bir yaşam felsefesi haline getirdikleri gönüllü norm-dışılığın ya da marjinalliğin kendi aralarında ve diğer bireylerle olan ilişki dinamiklerini nasıl etkilediğidir.

Anahtar Kelimeler: Queer ve Delilik, Özgürlük ve Delilik, Psikanaliz ve Delilik, Foucault ve Delilik, Psikoseksüel İtaatsizlik, Sosyal Dışlanma, Anti-oedipus, Cinsiyet Bükücü, Queer Aktivizm